All for Joomla All for Webmasters

Son hazırlıklarımız yapıldıktan sonra Gilles ve Alana ile birlikte beraber son öğle yemeğimizi yiyip yola çıktık. Gilles Dharamsala’ya gidecek, Alana ise 1 hafta kadar daha burada kalacak. Sanırım yalnız seyahat etmeyi biraz özlemeye başlamıştım ki tam zamanında denk geldi bu ayrılık. Sanırım çok aşırı tipik bir Avrupa’lı olduğundan Gilles’i çok özleyeceğimi sanmıyorum. Fazla düzler ve bu düzlük biraz can sıkıcı bir gerçek ama tabiki tam tersi tanıştığım onlarca Avrupa’lıyı ayrı tutuyorum. İkisiylede belki Kathmandu’da tekrar karşılaşma şansımız olabilir, Nepal planlarında var ancak ne yapacakları tam belli değil o yüzden şimdilik bir daha görüşmeyecekmişiz gibi ayrılıyoruz.

Haridwar tren istasyonu veya başka bir deyişle Haridwar hayvanat bahçesi. Ben hayatımda hiç bu kadar çok maymun’u bir arada görmedim. Araya karışan keçi ve domuzları ise saymıyorum. Nispeten yüksek bir yerde olduğundan dolayı istasyon’da inek göremedim. Fakat sonradan öğrendim ki maymunlar burada tren istasyonlarının vazgeçilmezlerindenmiş. Sebebi gayet belli aslında, tren istasyonunda bekleyen insanlar ne yapar? Bişeler atırştırırlar. İşte bu atıştırmalıkları yürütme konusunda inanılmaz başarılılar. Tepelerde koşturup sürekli elinde yiyecek olan insanları kesiyorlar. Ve eğer elinde özellikle kuruyemiş, bisküvi benzeri birşey varsa kurtulma şansın hiç yok. Yıllardır bu duruma alışık olan Hintliler bile kurtulamıyor, bizim hiç şansımız yok.

??????????????????????? IMG_1680 IMG_1677 ???????????????????????

 

 

 

 

 

Benim trenden önce gelen trenin kapısı ufak bir kilitle kapatılmış ancak kilidi açacak kişi boyu yetmediği için tırmanmak yerine çekiçle kilidi parçalamayı seçiyor. O şekilde açtı kapıyı hayvan herif. Tarzını sevdim. Bu arada koca istasyondaki tek turist ben olduğum için bildiğin superstar muamelesi görüyorum. Hayranlarımla(!) fotoğraf çektirip muhabbet ediyorum.

Veeee tren geliyor, vagona biniyorum ve yatağımı bulup çıkıyorum. Üstte olması inip çıkma dışında avantajlı. Gelen geçen çarpmıyor en azından. Burda kompartman gibi bir durum yok, yatakhane mantığı aynı. Bizim trenlerden alışık olduğumuz kompartman modeli, karşılıklı 3 er yatak ve koridor kısmına da yapılmış olan 2 yatak. Ben koridor kısmında üst taraftayım. Yer olarak iyi ancak karşılıklı olanlara göre daha kısa. Backpack’i koyunca ayaklarımı uzatabileceğim bir yer kalmıyor yani o kadar kısa (boyum 1,72). Çok çok rahat sayılmaz ama kötü de değil. Geçtiğimiz bazı köylerdeki leş kokular dışında tren içinde koku problemi de çok fazla yok. Tuvaletleri baya pis ama eğer bu tarz yolculuklara alışıksan o kadar garibine giden yada sıkıntı yaratan bir pislik değil.

IMG_1684

 

Sanırım bu trende en fazla dikkat edilmesi gereken husus hırsızlık. Ara sıra uyuyup uyanıyodum çünkü sürekli birilerinin açık bıraktığı kapı tren sallanırken deli gibi çarpıyordu. Birileri gidip kapatıyor ama çok geçmeden biri mutlaka gelip inatla açık bırakıp gidiyordu. Ek olarak gece olduğu için sessiz konuşma yada telefonun sesini kısma gibi durumlar tahmin edilebileceği gibi burada yok. İşte tam bu nokta’da hırsızları görme şansına sahip oldum diye düşünüyorum. Gece saat 4 civarı alelade bir köyde durduk, yarım saat kadar bekleyecez. İçeri daha önce görmediğim ve bizim vagondan olmadığını düşündüğüm 2-3 tip girdi. Sessizce yürüyolar. Biri vagon sonuna biri ortasına biri de diğer tarafına yerleşti ve işaretleşerek haberleşiyolar. Kıllandım haliyle. Bol sakallı pis bi bakış attım kendisine, tam bir hintli usulü sırıtarak *Indian nod ile cevap verdi. Birşey yürüttüler mi yürütmediler mi bilmiyorum ama 2-3dk içinde çıktılar vagondan. Yüksek ihtimalle hırsızdılar diye düşünüyorum. Daha önce görmüş yaşamış olan varsa beri gelsin. Bunlar küçük yavru hırsızlar tabi, bizdekiler gibi değil!

* Bkz. Indian Nod
nod

 

 

 

 

 

Sleeper Class (SC) sınıfı genel olarak çok da kötü sayılmaz. Aranızda öldürseler binmeyecek tipler olduğunu biliyorum ama tamamen beklenti ve adaptasyon meselesi. Alıştıktan sonra 18 saatlik bir yolculuğu 10 liraya yapmanın keyfi bambaşka oluyor. Biraz uyumaya çalışıyorum ve ara ara dalıp gidiyorum.

Sabah yavaş yavaş trendekiler uyanmaya başlıyor. Tek bir tane İngilizce konuşan yok o yüzden kendimle başbaşayım. Nerde o TransAsya treni ah ulan ah!
Kaldığım üst kısımda pencere yok o yüzden güneş direk almıyor, o yüzden baya bi soğuk oldu sabah. Altımdaki yerde yatan eleman inmek için hazırlanınca ben de onun yerini kapmak üzere hazırlanıp maymun hızıyla geçiş yaptım. Yemyeşil manzara, güneşle beraber ısınan hava ve yüzüme vuran rüzgar. Özgürlüğü hissediyorum resmen. Tren sessiz, %80’i inmiş olduğundan olacak çok sakin… Bu durum Hint geleneklerine aykırı olduğundan olacak Lucknow’a geldiğimizde içerisi bildğin gırgıriye gibi oluyor. Aileler ve çocukları doluşuyor. Pencereden içeriye dolaşacaklarını ilk anladığımda hemen çantayı ve ayakkabıları vs. toparlayıp kompak bir oturma düzenine geçiyorum, belli ki kıç kıça gidecez. Çok tahmin ettiğim kadar dolmuyor, benim yatakta 6 kişiyiz sadece.

indy

Gürültü patırtı derken bebeleri emziren anneler, kart oynayan amcalar, sürekli gülüşen kızların yanında benim yatağı paylaşan “deliğanlılar”dan biri tam janti. Durmadan üstünü başını düzeltip, tuvalette aynada kendine bakıp geliyor ve vagon’un diğer tarafındaki kızı kesiyor. Gülücükler atıp pozdan poza giriyor. Varanasi’ye kadar benimle geleceklerini tahmin ediyodum ama hepsi birden ayaklanıp iniyorlar. Her seferinde daha beterine sebep olduğu için içimden “oh rahatlarız biraz” demeyi geçirmek istemesem de eşşeklik edip geçiriyorum ve belamı buluyorum. LİSELİLER! Dünya’nın her yerinde aynı olduğuna şahit olduğum bu canlıların vagon’u sarıp domine etmesi çok hızlı oluyor ama neyse ki 2 durak sonra iniyorlar. O iki durak bana yetti. Hayatımda hiç bir grup insana tokatla dalasım gelmemişti. Yanlış anlaşılmasın, Hindistan’la veya kültürüyle alakalı bişey değil. Tamamen liseli faaliyetleriyle ve yaşam formlarının genel yapısıyla alakalı bir durum.

Normal varış saatim 15:45 ancak saat 16 olmuş ve tren gerçekten bomboş. Birkaç vagon geziyorum ve benim dışımda koca trende heralde toplasan 10 kişi vardır. Ulan acaba inecektim de inmedim mi diyorum. Telefon çekmediğinden gps ile kontrol edemiyorum. Sorduklarımın hiçbiri İngilizce bilmiyor, onu geçtim “Varanasi?” dediğimde bile tepki göstermiyorlar. Neyse sonunda aralarından biri çıkıp daha yol olduğunu söylüyor. Geçmediğime mi sevineyim yoksa yine trenin geç kalacağına mı üzüleyim bilemiyorum. O arada telefonda hat gözüküyor ve yanında kalacağım Krishna benden trenin sefer numarasını istiyor. Veriyorum ve 3,5 saat gecikmeli geliyorsun diyor! Oh şahane! Hava yavaş yavaş kararmaya başlıyor ve tren yine duruyor. Durduğu yerde ise hayatımda gerçekten eşine benzerine rastlamadığım bir sivrisinek istilası başlıyor. Nefes alsam ağzıma kaçacaklar öyle bir durum. Farklı vagonlara kompartmanlara gidiyorum durum aynı. Tren hareket etse gidecekler ama yok öyle bişey. 45 dakika boyunca hareket etmedi tren ve benim dışımdaki herkes de aynı şekilde deli gibi sinek savıyoruz. Üzerime birkaç parça bişey giydim çünkü çok kot pantolon üzerinden bile rahatlıkla sokabiliyolar. Buff’ı çıkarıp taktım kafama çünkü zaman zaman kulaklarımın içine de girmeye çalışıyolardı. En sonunda tren yavaşça hareket eder gibi oldu, 100 metre kadar ilerledi ve durdu. Varanasi’ye hoşgeldiniz!… Kutsal kent oluşundan olacak tabiki bu duruma hiç tepki vermeden/veremeden trenden inerek Rikşa’ya bindim.

Rikşa sürücüleri artık beni korkutmuyor. Pazarlık konusunda iyi olmaya başladım sanırım. 600-700 dedi 100’den açtım 150’ye bağladım.

Krishna’nın kardeşi Naveen gerekli koordiantları bana verdikten sonra 15dk da ulaşıyorum mekana. Sempatik ve çok sevimli biri olan iki kardeşten küçük olanı Naveen. Rikşa’dan inerken karşılıyor beni. Eşyaları bırakıp hemen yemeğe gidiyorum lakin gün boyunca sadece acı biber turşusu ve samosa yedim. Trende başka yiyecek birşey yoktu.

Bkz. Samosa

Şu an ne yediğimi bile hatırlamıyorum ama şahane bir yemekti onu hatırlıyorum. Yaklaşık 36 saattir uyumadım ve yorgunum. Eve dönüyoruz, odam ufak tefek ama sevimli. Benim için fazlasıyla ideal. Biraz elemanlarla sohbet ettikten sonra günün son macerası olan odama geçiyorum. Bu saatten sonra daha ne olabilir ki? Tabiki sivrisinekler, yine! Odanın kapısını penceresini kapadıktan sonra yaklaşık 50 tane öldürdüm ve başka göremediğimden ışığı kapatıp yattım. 1-2 tane gene kulağımın dibinde uçunca ışığı açıp şunları da indireyim de öyle yatayım dedim ancak ışığı açmamla odanın içinin bataklık gibi sivrisineklerle dolu olduğunu görünce burda yazmak istemediğim bir tepki verdim. Saat sabaha karşı 3 ve ne yapayım bilmiyorum. Yorgan altına giriyorum deli gibi sıcak nefes alamıyorum, üstüne üstlük yorgan üzerinden de ısırabiliyor hayvanatlar! Naveen geç yattığını, bişeye ihtiyacım olursa mesaj atmamı söylemişti. Ben de mesaj atıyorum, bi cibinlik kılıklı bişeyi olup olmadığını soruyorum. 10 dk sonra abisi Krishna kapımı çalıyor ve elinde bir cibinlik. Herife sarılasım geldi lan öyle böyle değil. Hemen kuruyorum ve kuruluş cibinlik içerisine girmeyi başaran haşeratları zevkle piskopatça öldürüyorum. Ardından resmen bir ölüm sessizliği. Çıt yok. Bu sefer de şimdi ne çıkacak veya ne zaman duyacam sivrisineği diye düşünmekten uyuyamıyorum. Neyse ki fazla sürmüyor, dalıp ölü gibi uyuyorum.

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.