All for Joomla All for Webmasters

Fukuoka’dan ayrılırken baya bir huzura ermiş gibi hissediyorum. Hem Toshi’nin arkadaşlığı hem de Japon kültürüne bodoslama bir şekilde girişim beklediğimden iyi oldu. Seyahat etmenin en zor kısımlarından biri olan mutlu olduğun yerden ayrılıp başka bir deneyime doğru ilerleme zamanı gelmişti. Zor diyorum evet ve bu duyguyu anlatmak çok kolay değil. Şimdi sizler belki evinizde yada iş yerinizde bu yazıları okurken “ulan hem dünya’yı geziyorsun hem de şikayet ediyorsun” diyebilirsiniz. Şikayet değil bu kesinlikle, halimden gayet memnunum ve dünya’ya tekrar gelsem yine aynı seçimi yapardım ve hatta çok daha erken yapabilmek için uğraşırdım. Başlarda bu kaldığın yerden kalkıp başka bir yere gitme düşüncesi sadece bana oluyor sanıyordum ama yol boyunca irtibatı hiç kopartmadığım diğer gezginlerle konuştuğumda ne zaman bu sıkıntımı dile getirsem bir dokun bin ah işit olayını yaşıyorum. Meğersem hepimiz aynıymışız, yine kendimi özel sanmıştım!. Özgürlük hissi sürekli sırt çantanı alıp ordan oraya koşturmak değil, olduğun yerde mutlu olmakla alakalı bir durum. Yapmak istediğinizi yaptığınızda özgürsünüz, uzaklara gitmek o kadar büyütülecek bir durum değil. Sonuçta pasaportu ve bileti olan herkes istediği kadar uzağa gidebilir ancak kaçı mutlu olabilir?

Normalde insanlar buradaki hızlı trenler olan Shinkansen’leri kullanıyor ancak bana pahalı geldiği için eski banliyö trenlerini kullanmayı tercih etmiştim. Neticede zaman derdim yok, aynı gün içinde gitmek istediğim yere gitsem benim için yeterli. Bileti almamda yardımcı olan görevli danışman elemanın inanılmaz iyi bir İngilizcesi vardı ve bana Shinkansen mi yoksa normal trenlerle mi gideceğimi 15 kere sordu. Normal trenle gideceğimi kesin olarak söylediğimde yanındaki arkadaşına baya bi şaşkınlıkla baktı ve “ama bu çok uzun sürecek” dedi. Uzundan kastının ne olduğunu sorduğumda 12 saat dedi utana sıkıla. E dedim 12 saat bişey değil ki, benim Hindistanda 28 saat kutu gibi vagonda gitmişliğim var diyince o çekik gözlerin yerini eşşek gibi kocaman gözler aldı. Belli ki Japon standartlarına göre baya uzun bir zaman 12 saat yolculuk. Bana yardımcı olması için gidip içeriden bir bilet çıktısı getirdi, normalde kimseye verilmiyor ama sağolsun duraklar arası kaybolmamam için böyle bir güzellik yaptı. Bileti bana uzatırken bile utanıyodu çünkü aşağıdaki görüldüğü gibi çarşaf şeklindeki bilette bir trenden inip diğerine binmem gereken saatler yazıyordu.

11029476_793051604114899_2661195816204304354_n

Yardımlarından dolayı kendisine sarılarak teşekkür edip yola koyuldum. Trenler yavaş olsa da gayet konforlu. Yavaştan kastım da saatte 90-100km hızında, dolayısıyla bizdeki metrolar gibi aslında. Benim için çevirilerimi yetiştirmek ve yazılarımı yazmak için güzel bir boş zaman oldu. Osaka’ya gidene kadar tam 7 kere tren değiştirmem gerekiyor ve bazı aktarmalar arasında sadece 1 dakika var ve ya koşarak yetişecem yada bir sonrakini bekleyecem. Başarılı bir şekilde 1 dakikalık aktarmaları yakalamayı başardım ancak aktarmalar arasındaki en uzun olan 15dk’lık olanda açlığıma yenik düştüm ve nasıl olsa 15dk var, gidip hızlıca büfeden bir şey alayım dedim. Büfe’den aldığımda pasaport polisinin sormadığı kadar milyon tane soru sordu kasiyer, alt tarafı bir sandviç alıyorum. Ne sorduğu hakkında da bir fikrim yok, Japonca soruyor ve tatlı tatlı gülümsüyor. Bende “yav he he” diyerek işlemi hızlandırma çabasındayım. En sonunda almayı başarıp son 3dk kala yetişiyorum trene ancak önümde öyle bir kuyruk oluşmuş ki, o kadar kişinin trene binmesi imkansız. Nitekim öyle de oluyor, tıkış tıkış dolan trende bana yer kalmıyor. Sırtçantam olmasa bir şekilde girebilirim ancak mevcut durumda girmem imkansız. Neyse bir sonrakine binerim diyorum. Gidip bir sonraki tren saatini öğrendiğimde ise arada 2 saat oynadığını öğrendim. Normal şartlarda akşam 8 de olmam gereken Osaka’ya muhtemelen son trenle 10 gibi varıcam. Neyse en azından sandviçim var diyerek işe olabilidiğince olumlu yaklaşıyorum, ta ki neli olduğunu bilmediğim sandviçim tatlı yumurta ve acı biber turşulu çıkana kadar. Yediğim onca güzel yemekten sonra bu kadar kötü bir karışımı Japonlara hiç yakıştıramadım.

yumurtali

Gözlerim sallanan trende yazı yazmaktan yorulmuş halde Osaka istasyonuna vardım. Muazzam güzellikte bir istasyon. Atatürk havalimanı’nı adamlar alıp geliştirip tren istasyonu yapmışlar resmen. Hızlıca gideceğim istasyon, hostelin lokasyonu vs bilgileri haritadan bulup yola koyuluyorum. Japonya’da metro ulaşımı başta çok karışık gibi gözükse de alışınca inanılmaz hızlı ve rahat olduğunu farkediyorsunuz. Bilet gişeleri neredeyse hiç kullanılmıyor, hatta sadece turistler otomatların çalışma mantığını anlamadıkları zaman gidip oradan alsınlar diye yapılmış sanki. Duvalarda ki posterlerde hem Japonca hem latin alfabeleriyle yazılmış olan durakların yanında ücretleri de yazıyor. İki türlü otomat var, birinde ekranda dokunmatik olarak gideceğiniz durağı seçip çıkan ücreti yükleyip biletinizi alıyorsunuz, diğeri de duvardaki posterlerde gideceğiniz durağın yanında yazan ücret kadar parayı makineye atıp çıkan bileti alıyorsunuz. İkinci dediğimde zaten dil bilmenize bile gerek yok, parayı makineye yükle ve bileti al, bitti.

otomat

Metro’dan çıkıp bir kaç kere kaybolarak gece saat 11 civarı hostel’e ulaşıyorum. Kapı kilitli, içeride kimse yok ancak neyse ki hem wifi şifresi hem de aramam gereken kişinin telefonu kapıda yazılı. Skype’dan aramak için tam tuşluyordum ki birisi “Merhaba kardeş!” diye Türkçe sesleniyor bana. Arkamı döndüğümde 2 metrelik 50 yaşlarında bir adam. Orda bulmam gereken kişinin adı Emanueldi ve hakkımı yemeyin 30 yaşlarında hangi Türk gencine Emanuel deseniz suratında yonca görmüş eşşek sırıtması belirir ve kesinlikle 50 yaşlarında bir dayı düşünmez. Emanuel, kısaca Ema diyorlar, annesi Ankara’lı babası Yunan olan bir abimiz.

vitti

17 yaşında Japon bir kızla evlenip buraya yerleşmiş ve yıllardır da burada yaşıyor. İçeri girip sohbet etmeye başlıyoruz, bir yandan da benim yatak çarşaf takımlarımı hazırlıyor. Hem Türkiye’de hem Yunanistan’da geçen çocukluğundan sonra Antalya’da tanıştığı bir Japon kızına gönlünü kaptırıyor (aslında hamile bırakıyor ancak biz öyle demiyoruz) ve hemen evlenme teklif ediyor. Teklif karşısında baya bi bocalayan kız Yunan-Türk erkeği çekiciliğine yenik düşüp kabul ediyor. 35 yıldır Japonya’da yaşayan Ema’ya neden Japon vatandaşlığı almadığını soruyorum ve cevap enteresan. Onlara göre o ağır suçlulardan biri. Dedim “hayırdır kimi vurdun?”. “Yok ya, burada faturanı bile geç ödesen kara listeye alıyorlar seni” diyor. “Sen Türk’sün, bilirsin. Bizde zamanı geçmemiş fatura fatura sayılmaz”. Eh yani şimdi pek de haksız sayılmaz. Baya bir gülüşmeler eğlenceler falan, sevdim adamı. Normalde 1 hafta kalmak istiyordum ancak bana ancak 4 gün boş yatak olduğunu söylüyor. Tamam diyorum, bulurum başka bir yer 4 gün içinde. Yatış o yatış, yol yorgunluğu.

Ertesi sabah uyandığımda yanımdaki yatağa uzun sarı saçlı, mavi gözlü bir Alman geliyor. Yok, yok o kadar şanslı değilim, kız değil bu bildiğin Alman panzeri gibi bir herif. Florian’la muhabbet başlıyor hemen, kimyagermiş. Sırtçantasını gördüğümde “sen bayadır yoldasın heralde” diyorum, tıkabasa dolu dağcı çantası. Yok onlar kitaplarım diyor, ve sırtçantasında heralde bir 20 kilo kitap taşıyan birine ilk defa rastlıyorum. 2 haftalık tatile gelmiş, yanında ders kitapları var. Boş olduğumda çalışırım belki diye getirdim diyor hayvan herif. Lan dedim hasta mısın bırak şunları 2 haftalığına gelmişsin zaten. Yürü menemen yapalım dedim açlıktan geberiyorum. Kalktık menemen için markete gidip malzeme aldık. Osaka’yı keşfetmeden önce midemiz dolsun diye. Döndüğümde 4 yumurta kırıyorum ve eleman soruyor bana “sadece kendin için mi yapıcaksın?” diye. Yavru dana bir oturuşta 8 yumurta yiyormuş, o yüzden sormuş. 22 yaşında böyle besili bir gürbüz olmasının başka bir açıklaması olamazdı zaten. 10 yumurtayı da kırdım, iki tane baget ekmek almıştık. Ben ekmeğin yarısını yedikten sonra kalan yarısını da arkadaşa bağışladım lakin o da doyurmadı sığırı. “Ben çıkıp bişeler alacam yiyecek” dedi… Şimdi burada kendisine itham ettiğim şeyleri yazmak istemiyorum. Yanlış anlaşılmasın kısa sürede çok yakın arkadaş olduğumuz için aramızda ejdad, töre, soy ve sop gibi kavramların çok bir önemi yoktu o yüzden gülüşmeler eşliğinde meşhur Alman gemisi Bismarck’a kadar göndermeler yaparak kendisini markete yolcu ettim.

osakamerican

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Osaka, Fukuoka’dan çok daha devasa bir şehir. Tüm şehirde (en azından benim dolaştığım gördüğüm kısımlarda) inanılmaz bir Amerikan özentiliği hakim. Buraya gelen bir Amerika’lı çok zorluk çekmez muhtemelen. Ancak Osaka’nın Japon kültüründe ki en önemli özelliği yemekleri. Japonlara göre tartışmasız şekilde en iyi yemekleri yiyebileceğiniz yer Osaka’dır. Resmen ülkenin mutfağı konumunda ancak buraya özel olan çok fazla yemekten ziyade tüm Japonya’da bulunan yemeklerin en lezzetli hallerini bulabileceğiniz bir yer. Bunu ilk “udon” restoranına girdiğimde damaklarımda hissetmiştim zaten.

udon

Udon

 

Okonomiyaki, takoyaki gibi yine her şehirde bulabileceğiniz yemeklerin en lezzetlileri de yine burada. Fukuoka’da kaldığım Toshi’nin yaptığı okonomiyaki her ne kadar çok güzel olsa da burada yediğim baya üst düzeydi. Fiyatlar biraz pahalı ancak size tavsiyem Japonya’ya geldiğinizde tapınak, tur falan filan bunlardan bütçenizi olabildiğince kısın ve hepsini yemeğe gömün. Önceden de bahsettiğim gibi Japonya’da ulaşım pahalı ve “2 gün sağa sola gitmesen 1 gün çok sağlam yemek yiyebilirim” diye düşünmeye başladım. Düşününce o kadar mantıklı gibi gelmiyor ama tekrar söylüyorum, burada yediğim yemeklerin tadı dünya’da başka hiç bir yemeğe benzemiyor.

takoyaki

Takoyaki

 

Türk mutfağının en cansiper savunucusuyumdur her daim, kendi ülkem diye değil gerçekten bizim mutfağa rakip olabilecek pek bir ülke yoktur diye düşünürdüm ancak Japon mutfağı çok çok ciddi bir rakip. Birini diğerine yerdirecek değilim, ayrı kulvarlardalar diyeyim işin içinden çıkayım çünkü ikisi de muhteşem. Osakalıların bir sözü var, “Kyoto’lular giyim kuşamlarına çok fazla para harcadıkları için maddi kriz içindeler, biz ise yemeğe harcadığımız için…” . Buna pek şüphe yok, giyim kuşam konusunda pek bir olaylarını görmedim ama yemek olayı cidden inanılmaz.

 

IMG_5395

Kaldığım yerin hemen yanındaki dev spor kompleksinin önünde dev bayraklar dikkatimi çekti. Kapısında da bir kalabalık toplanmış. Haliyle kalabalık gördümü “noluyor lan?” diye beni kendisine çeken Türk genlerim sayesinde ben de aralarına karıştım. Her yıl sadece 1 haftalığına düzenlenen Sumo Güreşleri varmış ve Sumocuları bekliyorlar. Hatta tam ben geldiğimde bir tanesi geldi ve inanılmaz bir alkış koptu.

IMG_5401

İnanılmaz bir sevgi ve saygı var Sumoculara karşı. Gidip izlemeyi düşündüm bende ancak bilet fiyatları pek iç açıcı değildi. Salonun en arkasından izlemenin fiyatı 100 lira civarı. En önler ise 400-500 liraya kadar çıkıyor. İzlemek isterdim açıkçası ancak başka sefere diyerek Osaka’ya tekrar gelmek için bir bahane atıyorum aklımın bir köşesine.

Osaka’nın eğlence mekanı ve kalbi de Dotonbori bölgesi. Benim kaldığım yerden 10 dakika kadar bir yürüme mesafesinde bulunan yer şu anda yüksek sezon daha yeni yeni başlıyor olmasına rağmen tıklım tıklım. Çok ama çok çok fazla eğlence merkezleri var. Bu merkezler eğlenceden ziyade Fukuoka’daki gibi kumarhaneler aslında. İçeriye girdiğinizde kulağınızı sağır edebilecek kadar yüksek gürültü var. Bunlar dışında aklınıza gelebilecek her türlü eğlence mekanı da var. Clublar, masaj salonları, barlar, restoranlar ve pek tabiki devasa bir alışveriş alanı olarak açık ve kapalı pazarlar. Fiyatlar pek tabiki gördüğüm kadarıyla çok da uygun sayılmaz.

dotonbori

doton

doton1

Burada yiyebileceğiniz en ucuz şeyleri ancak 7eleven yada Family Mart gibi yerlerden alabiliyorsunuz. Bunun dışındaysa restoran tarzı yerlerde yiyebileceğiniz en ucuz yemekler 500-600 yen arası (10-12 lira). Evet ilk bakışta çok pahalı gelmeyebilir ancak bu en ucuzdan kastım aslında aperatif tarzı şeyler ve yani öyle çok karın doyuracak şeyler değil. Dolayısıyla bütçenizi ayarlarken yemek konusuna dikkat edin. Adam başı tam anlamıyla restoranda güzel bir yemek yemenin maliyeti 1500-2000 yen (30-40 lira) civarı olacaktır. Eğer 4 veya daha fazla kişi gidiyorsanız büyük menüler var ve fiyatlar 5000 yen civarı (100 lira). Bu menüler baya zengin ve doyurucu olarak geliyor, rahatlıkla herkese yetebilecek şekilde hazırlanıyor ve adam başı maliyette çok daha ucuza geliyor. Benim gibi tek başınıza geldiyseniz ve bütçeniz yoksa süpermarketlere talim.

Osaka için günlük bütçe benim tecrübelerime göre minimum 30$ civarı. Buna günlük merkezi yere yakın olan bir hostel ücreti ve süpermarket yiyecekleri dahil. Maksimum diye bir tabir bulunmuyor. Daha altına inmek de mümkün aslında ancak Osaka’yı gezmek için değil yaşamak için gelecekseniz bu geçerli olur. Şehir merkezinin dışında aylık 400$’a iyi bir ev/oda tutulabiliyor. Genel olarak yemek kültürü üzerine kurulmuş olan bir şehir olan Osaka Kyoto ve Nara’ya çok yakın. Trenle 1 saatte gidilebiliyor ve günübirlik gidip gelinebilir. Bu minvalde çevre şehirleri de gezmek isteyenler için güzel bir merkez olabilir. Ancak tekrar ediyorum, ulaşım ucuz değil. Metro en kısa yere 5 lira, standart trenler ile Osaka-Kyoto arası 60 lira, hızlı trenlerle ise 100-120 lira civarında.

Ayrılık zamanına yaklaşırken ne Kyoto’da, ne Nara’da, ne de başka bir yerde kalacak yer bulamadım. Güneydoğu Asya’dan sonra günlük 25$ ve üzeri konaklama ücretini vermeye halen alışamadım. Couchsurfing ne kadar yapmaya uğraştıysam da bir sonuç çıkmadı. Hostellerin hepsi dolu ve airbnb’den bile yer bulamıyorum. Tokyo’ya geçmeden önce oraya çok uzak olmayan başka bir yer arayışım da sonuçsuz kalınca artık tüm Japonya’ya bakmaya başladım. Tek derdim nispeten Osaka’dan kuzey’de her hangi bir yer olsun. En sonunda airbnb ile Nagoya’da bir evden olumlu yanıt geldi. Merkezde değil, Fuki adında bir yer. Fiyat olarak nispeten kaldığım diğer yerlere göre daha ucuz ve Japon kültürünü daha yakından görebileceğimi düşündüğüm daha lokal bir yer. 2 haftalık rezervasyonu yapıp yola koyuluyorum. Evinde kedi de varmış, evinde kedi olan yer güzel yerdir :)

4 Responses

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.